Kalbini Kuşlara Veren
Çocuk
( Denizin
Masalı)
Tanrı kuşları sevdi ağaçları
yarattı
İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı
Jacgues
Deval
Bir varmış bir yokmuş, adı sanı
bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında
şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel
olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış
dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala
uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar
Bir efsaneye göre güneş en güzel orada
gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini.
Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış.
Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni
başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen
dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve
engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar
barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş
En vahşi hayvandan, en sessiz
böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri
kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl
sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka
yaşama sevinci verirmiş insanlara. İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı
akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk
insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel
olan her şeyi ve birde herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini
çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine
getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların
haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve
acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz
ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi,
iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı
öğrenmişti.
Deniz gün boyu çiçeklerle
söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş
kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir,
kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen
rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede
solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp
yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta
görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük
bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar
türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla
konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların
dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi
geçinmelerini öğütlermış.
İşte Deniz, bu gizemli doğanın
koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu,
arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar
geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına
renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir
canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu
sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik
düşünürmüş.
Ve bir gün Deniz bu güzelim
köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı
kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını
sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz i uğurlamışlar
; iyi yolculuklar dilemışler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler
onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiç bir canlının başka bir
canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve
sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmıs, o yaşlı
yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangısını söndürememiş. Torunu
uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el
sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır. Uzaklaşmaz hemen
bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş,
neymiş kimse akıl erdirememiş.
Deniz şehirler geçmiş, trenler,
otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir
karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç
bilmezmiş.
Deniz uygarlığın teknolojik
nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa
ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin
renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel
çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk
alımayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü
yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından
çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış.
O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış.
Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları
kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki
kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz
değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. Çiçeklerin renkleri ve kokuları,
kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları
da .
Okula başlamış Deniz. Sınıflar
çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara,
kent yaşamına
Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü,
yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar,yeleleri rüzgarda savrulan atlar,
koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.
Onca kalabalığın orta yerinde
yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları
onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Denizin özlemlerinde, bir kuş
ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz
bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Denizin bu durumuna
öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler
çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz i teselli etmeye
çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış
etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz
derece acı verirmiş.
Bir de Deniz in kafasını sürekli
yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini
kısıtlayıp, kafeslere ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve
çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamışdı ki? Acaba
bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu
için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin
kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir
çaba harcamıyordu?
Deniz bu sorunları günlerce
düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam
yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikç suskunlaşmış, konuşmaz
gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz,
kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara
öfkelenmiş,ancak bağırıp çağırmamış,suskunlukla direnmiş.
Derken bir gece hastalanmış Deniz.
Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken
Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş
yalnızlığında , yol göstermiş. Ninesi Denize Konuş Denizim , yine göz
kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu
yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim
dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar
ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar.
Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları
dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından
Denizin saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.
Ama Deniz onun söylediklerinin
çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara
dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Denize kuşlar,
çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin,
bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına
bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile
görememiş.
Günler sel gibi haftalar yel gibi
geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş,ama özlemi hiç mi hiç
dinmemiş.Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş.Zaman zaman özlemi içinde
onulmaz bir sızı olur depreşir.Ne yapsa ne etse önüne
geçemezmiş.
Deniz zeki, enerjik, başarılı
ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi
ve sağlıkli bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine
girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle
öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler,
kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz
ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle
hazırlar, olumlu taraflarını geliştirmeye çalışırmış.
Deniz her zaman sevimli, duygulu,
insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çoçuk
olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini
çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta,
onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek
gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın
en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.
Deniz bir yandan çevresine
uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye
çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek
aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O
günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip,
çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş
zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş. Çiçeklerin yanında mutlu
olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları
anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına
kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlardı
Her şey bir yana da ya o büyük
kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal
sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları
olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş
makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz
dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten
uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları
durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya,
yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.
Ve günün birinde öfkesi
öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi
keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve
buradaki kafesi kesmiş. Ve günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin
çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz in bu
yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabi. Günlerce gazetelere
ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda
duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen
canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak
Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip
kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe,
kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş,
günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa
polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler,
haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.
Deniz, bir akşam yine elinde
testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar
tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi
patlamış. Gazeteler Denizin boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar
çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde
duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş
sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar
bu başarılarını.
Ama bu sevince katılmayanlar
da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları DenizIin
yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip
yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun
demişler.
Ancak çocukların bu çığlıklarını
sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın
dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağırılmış.
Herkes Denizin işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.
İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp
ağlayan Denizin gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine
yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve kim suçlu?
sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş,
özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları
Sonra arkadaşlarını,
öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış
Denizin hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş
Denizin. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler,
çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati
bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı,
gökgözlü çocukları Denize üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar
göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu
da hiç önemsemiyormuş. Denizi diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye
cezalandımak istiyormuş yargıçlar.
Deniz, uykusuz geçirdiği bir
gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da
başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın
başına, Deniz e körler ülkesi masalını anlatıyormuş, ama bu bilge
ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;
Evel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir
baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları
onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun
eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul
ne de ders verebilecek ögretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama
çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, Alimler
gözlüdür, Cahiller ise kör biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş;
oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu
bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz
gitmişler,sonunda bir de bakmışlar ki,körler ülkesi diye bir yere
gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir
hastalığa yakalanmış.Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin
uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda korkma diye yüreklendirmişler.
Babanın etrafına toplananlar. Ve, siz buranın körler ülkesi dendiğine
bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa
hastalıgından iz kalmaz demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk
tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını
tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş;
Sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın
sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval
iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü
.
işte hepimizin bildiği insan gözü,
illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon
kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün,
çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden
çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler
bilginin ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o
çağlarda aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin savaşı varmış.
Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini.
Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile
oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya
dayanacak güçleri. Acıyı acıla bastırmışlar boynu bükük
Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter
içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin
elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini
anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi
çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi
.Usuna babasının üzgün,
perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş.
Denizin ağzından Baba diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu
bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.
Derken duruşma günü gelmiş
binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde
Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Denize Savcı
iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle bütün
bunları neden yaptın? diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün
sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar.
Denizi azarlamış. Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu? demiş.
Deniz ise Ben kalbimi kuşlara verdim. Diyerek ilk ve son yanıtını
vermiş. Yargıçlar kendi aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta
Denizin bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir
ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara
yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar,
dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce
gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi
parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz i özgürlüğüne
kavuşturamamışlar.
Günlerce düşünmüşler ve
sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Denizi köyünün güzel ormanına
götürmeye karar vermışler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece,
dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Denizin o güzelim köyünün ormanına
ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne
gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü
türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin
etrafında toplanıp ötüşerek Denizi teselli etmişler. Cıvıltılarla
uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce
gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge
ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Denizi anlarmış Deniz de
kuşları
İşte o gün bu gündür dünyanın
bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını
anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız
bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir
..
Nuri
CAN