Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme
sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de
etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa.
Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini
evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi,
mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir.
Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar
için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. Muştusuz yaşayamaz
çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur.
Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır,
yaşam için gerekli olan havadır, sudur belki ama çocuk yüreği için elzem
olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak
karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayat yaşamaya benzer.
Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi,
umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir,
tedirgindir, çünkü kim bilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği,
bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar,
çıyanlar sarmıştır dört tarafı.
Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü
kadar iyiydi. Yalnız başına yaşamak için verilen mücadele yorucu ve zor
bir yarış gibiydi. Hem de hiç tecrübesi olmadan başlamak zorundaydı bu
yarışa. Hayat hiç de kolay değildi. Her eve gelişinde gözlerini tavana
dikip düşünmeye başlardı. Kimim ben, nerde benim ailem, sıcak mutlu
yuvam. neden kimsesiz bıraktılar beni diye geçirirdi içinden. karamsar
olduğu günlerde hep bu düşünce gelip takılırdı aklına; Cevabını
alamıyacağı bu sorular bir böcek gibi oyardı beynini. gözlerini kapatıp
güzel şeyler düşünmesi gerektiğini geçirdi içinden. Daha fazla bunları
düşünüp bunalmak istemiyordu.
Artık güçlü ve kararlarını yalnız başına verebilecek biri olmak
zorundaydı. Hayatını yönlendirebilecek biri. Çocuk da olsa
sorumluluklarını yüklenebilecek biri olmalıydı. Unutmamalıydı bir de
annesinin olduğunu. İki gözü iki çeşme, her gün dövülen, sövülen, hor
görülen ama çaresiz, tüm bunlara katlanmak zorunda kalan ve seninle gurur
duymasını isteyen bir anne. Bu yüzden bundan sonra ne yapacağına karar
vermen ve ona göre davranman lazım. Şartlar ne kadar ağır, acımasız olursa
olsun hem çalışıp hem okumak zorundaydı. Ertesi gün işi çoktu
uyuması lazımdı ki sabah erken kalkabilsin. Biraz sonra günün yorgunluğu
kendini göstermeye başlarken, umutun ağırlaşan gözkapakları da
kendiliğinden kapanıverdi.
Suçlu kendisi mi, kaderi mi, tanrısı mı, onu doğuran mı, bilemez. Çocuk
aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır.
Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti,
doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti.
Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri birbirine zıt düşüyordu. Ve
asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse
yardım etmemişti. Dünyada yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de
birbirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu
yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak
bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti.
Ölmek istiyordu ama gerçekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umutun durumuna en
çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu.
Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara
analık babalık edemiyorsa, Umutların umutlarını karartıyorsa, efendi
olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya ant içerek salt
cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun.
Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, her şeyi yıkılmıştı. Dedesinin
yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip
geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak
kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya,
dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz
bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği anlarla
yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı
Umuttu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri
pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı.
Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle
döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı
kuzuları vardı.
Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında
kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti.
Evlendiği adam Umutu istemeyince Umut da İstanbulda bir gecekonduda
oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama
sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne baba,
dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı.
Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri
hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama
sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını
istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu
dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti.
Dedesi kadere inanan bir insandı. Kendi hastalığığından yada ölümünden
çok umutun yalnız, kimsesiz kalacağına üzülüyordu. Yaşlı adam ölmeden
önce üzgün bir ses tonuyla torununu yanına çağırıp nasihatlar vermişti.
Umut dedesinin yatağına oturup ellerini avuçlarının içine alıp sevgiyle ve
buruk bir gülümsemeyle yüzüne bakıp sonrada boynuna sarılarak
ağlamıştı. Yaşlı adam da umuta sarılırken gözleri dolu dolu olmuş, yüreği
sevgiyle çarpmıştı. Umudun dedesine bakışı bile acı doluydu. Yaşlı adam da
başını eğip çocuklar gibi gözleri dolu dolu olmuştu. İhtiyar yanaklarına
hafifçe iki damla yaş süzülmüştü. Belliki umutu yalnız bırakıp gideceğine
üzülmüştü.
Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken,
arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de
yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı,
gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa
Erzincandan İstanbula ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın
kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı
Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime naz edecekti, üşüdüğünde kimin
kucağına sığınacaktı, dedeciğim diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk
kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilin ki boğulmaktadır.
Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde
bir serinlik, güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır;
ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini
ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki
omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar
sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu
Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve
dedesinin de çok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir, dinlenir,
sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahzunlaşır, bir yolunu
bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla
konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri
arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu
köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna
Bahar gelmişti. Her yer yeşillikler içindeydi. Daha öncede
dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük
dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu
gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul
dedesini ve inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme
küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi...
Ölmeden önce dedesinin neden ona yaşlı gözlerle sıkı sıkı sarılıp derin
derin ah çektiğini şimdi daha iyi anlıyordu. En son okuldan gelip
gülümseyerek dedesinin boynuna sarılıp öptüğünde, yaşlı dedesinin nefes
almakta zorlandığını görmüştü. Öleceğini biliyordu yaşlı adam ama bunu
Umuta anlatmaya, açıklamaya nasıl başlayacağına karar verememişti. Onu
üzmeden anlatmak kolay olmayacaktı. Şimdi her zamankinden daha çok
çaresiz, dayanaksız hissediyordu kendini yaşlı adam. Yutkunup boğazını
temizlerken boğazı düğümlenmiş, dudakları titremeye başlamış ve gözlerinde
iki damla yaş süzülmüştü. Ellerini Umuta uzatıp ona sevgi ve şefkatle
sarılmıştı gücünün yettiğince...
Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu.
Bütün çocuklar evine dönüyor diye düşündü. Sıcak bir yuvanın özlemi
vardı gözlerinde; içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz
bir kuyu gibi gittikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu
o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu.
Her akşam buğulu çocuk gözlerine bin bir acı dolar, kimsesiz
gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece
boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya
çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla
uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan
tohumların renk renk filizlerinde yaşamalıydı, dolu dizgin umutlar
fışkırmalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına
neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı,
kovaladıkça ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına
dünyayı omzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk
vardı dünyada. Korumasız ve yalnız...
Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu
içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı
düşünüyordu.
Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı
simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonra da okulunun yolunu tutardı.
Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen
de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla
geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak,
güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden
kurtarmaktı
Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi Umut. Konacak dal
arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi.
Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağından
kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.Dışarıdan insan
konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı.
Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne
zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her
akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri.
Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp
bırakırdı Umut. O gün de topladığı çiçekleri mezarının üstüne bıraktıktan
sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin
önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün
sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi.
Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı
acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu.
Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi
hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka olmasını; dedesinin o sevimli
muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına
rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda
çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi.
Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri.
Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi
yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir
çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya
nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti.
Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki
selvilere bakmıştı. Orada artık dedesi de yapayalnız ve kimsesizdi.
Öğle güneşi selvi ağaçlarının arasında sızıp dedesinin mezarına
vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir
uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı
çınlatıyordu. Rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin
uçuşları da katılmıştı.
Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama
eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı.
Güzel şeydi hayal!. Hayata tat veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki
acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi,
dedesinin mezarına sarılıp.Tam uykuya dalacaktı ki gökyüzünde yol alan
göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak
istedi. Yorgundu, uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü
dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri
karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğuna da.
Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere
dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi
birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir
kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, bin bir yeni umutla. Artık başlamıştı
yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla
Şimdi meydan
okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa.
Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirdiği ve sakladığı hüznüyle,
kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm
yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı; kanatlarını çırparak
giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri
atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına.
Ve uçtu hayallerine doğru bin bir yeni umutla. Gözyaşları döküldü
çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu
gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı
üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere merhaba dese
miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı. İleriye doğru
uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı; bir daha yeryüzüne
dönmemek pahasına da olsa.
Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz
kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir
kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu
artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu, gücü tükendi
tükenecekti ama pes etmiyordu. Göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti
yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burada da yalnız kalmışlığın acısını his
ediyordu. Yine de kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide
yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı.
Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını
sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne
ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendisini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner
inmez uyandı.
Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm
benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında,
güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte
gezdiğini gördü. Yine de, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi
başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı.
Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı. Bu, herhalde yüreğinin
sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu
sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut. Tam düşünceleri değişiyordu ki,
başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hissetti, kalktı acelesi
olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu; hiç bir
şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu
bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı.
Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı
ortalığı. Bir an gözlerini açtı Umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü.
Boynunu geriye doğru uzattı, gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını
oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu.
Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide
uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu
avcılar
Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip
gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının,
yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek,
sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle
Şimdi
hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz
beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru
Sahi kaç yaşındaydı
umut
Gökyuzü kaç
yaşında
Toprak kaç
yaşında
Özlem kaç
yaşında
Ya gözlerindeki
parıltılar
Yüreğindeki
Çırpınışlar
Sahi umut kaç yaşındaydı