DÜŞ  ÇINARI  VE  ZEYTİN  GÖZLÜ ÇOCUK

     Kış mevsiminin,  etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha  güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların,  kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.
             Cemre  toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır  karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını  sulara aksettirdiler.
          İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü  çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, çoşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu.. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayip inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşlari.Ulu çınarına gitmeliydi.Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu koştu koştu.
          İlkbaharın kokusunu cigerlerine derin derin çekerek,  yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına  geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran solugunu dinlendirdi önce.Sonra, gülen gözlerle  sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını  alıp buraya getirmişti. Çınar  sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle....Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu.

      Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi,  içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi.

          Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık.
Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki.
            Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu.
                Birden durup sessizligi dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti.Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Nerdesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya!  İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı.
             Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından.Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere.Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu.Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır  doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini ıssız bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara ragmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.
          Bir gün  etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey aynıydı. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu.
         Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu nerdeyse tamamen kaybediyordu.... ''Umudumu kaybettim , umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım  o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu..... Heybetli  gövdesi  üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi.Üşüdü üşüdü.. Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden.. Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştıişti. Titredi koca çinar. Ürperdi yapraklari tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu,  döküldü. Derelere, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...
             Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru.Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü  çocuk  yine
gelmedi.
           Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri gögü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar.Kah susarak, kah  konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi.Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.
          Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısın ,yer- gök, çocuklar
şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye,  güneş gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı.. Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi.
           Bulutlar yere inip, kümelendi  çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi  damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan
uyandırmak için.  Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar,  yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardi. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarindaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak  dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı.
           Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda' dan. Elinde bir demet kır papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu. Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara ve diğer ağaçların olduğu yerlere, diğer ağaçların yaprakları yeşil yeşildi. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriligine,
yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı.Dalından kopan bir çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?...... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet 
papatyayı    çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak , yüreği titreyerek  yaşlı çınara  fısıldadı: '' Seni  çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?'' ......Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir  ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın yakınmalarını:


Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda’dan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu yere, yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere. Ağaçların dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında. Çınarını aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine… Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna, gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı ‘seni seviyorum’ dedi…


Düş  Çınarı

Ben  dalları  fırtınalarda  kopmuş
yaslı ve  yaşlı  bir  çınarım
binlerce  acının  ortasında  yorgun  ve  yalnız

alnı gül  işlemeli  günler  getir  bana  ey  çocuk
hülyalı  gülüşler
gözlerinle  görmek  istiyorum  sabahı
dünyayı  yüreğinle  sarmak  istiyorum
umutlu  ve  şen

ne  zemheriler  gördüm  ben
ne  fırtınalar  geçirdim
çağının  ışığıyla  yak  beni
çağının  ışığıyla  sar,  üşüyorum

gövdemde  kaç  balta  izi  var
kaç  kan  lekesi  alnımda
nice  ihanetler  gördüm  ben
nice  zulümler

üşüyorum
alnı  gül  işlemeli baharlar  getir  bana
umudu  sevda  kokan  sabahlar
gözlerinle  görmek  istiyorum  yarınları
dünyayı  yüreğinle  sarmak  istiyorum

pınar  seslerine  kat
başak  tanelerine  koy
arıt  beni  günahlarımdan
lekesiz  bir  sevgiyle  geçilir  ancak  ırmaklar
kocaman  bir  yürekle  ey  çocuk
beni  yüreğinle  sev,  gözlerinle  okşa
bırakma  ellerimi  n’olur
Bırakma  ellerimi…

 

 

 

Düş Çınarı ve Zeytin Gözlü Çocuk

O yıl yine bahar gelmeden önce düşmüştü cemre, hem de ateş koru gibi bir sıcaklıkla. Havadan sonra suya da düştü. Su da hava gibi ısınmaya, daha bir güzel olmaya başladı.

Cemre havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen bütün çiçeklerin, ağaç fidanlarının, canlıların uyanmasını müjdeledi. Bir muştu oldu canlı cansız varlıklara.

Bahar, toprağa cemre düştükten sonra geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere… Önce kardelenler, nergizler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kırkkaranfilleri, kırkkanatlılar, güller baygın kokularını yaydı etrafa, renk renk ışıklarını aksettiler sulara. Sonra binbir kokuyla doldu her yer. Zeytin gözlü bir çocuk gülümsedi karlar erirken, dağlara doğru yürümeyi geçirdi içinden. Dağlardan ovalara doğru koşmayı.

Kuşların daha bir neşeli öttüğünü, neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Derelerin daha bir sevinçle, çoşkuyla aktığını… Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları…

Güneşli bir güne açmıştı gözlerini zeytin gözlü çocuk, pırıl pırıl bir ilkbahar gününe. Derin bir ilkbahar kokusunu ciğerlerine çekerek koştu yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda. Gülen gözlerle baktı sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara. Rüzgar dağlardan ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını sanki alıp buraya getirmişti. O sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmiş çınar, zeytin gözlü çocuğun dostluğunu canevine dalga dalga sürüklerken. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki.

Şimdi sevinçliydi yüzü gözleri gülüyordu… Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla sanki….Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu, her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini ışıtan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, bembeyez geçip giden üstünden, kar gibi, rüzgar gibi. Bir sevgisi vardı şimdi, her anışta içinde çoğalan, hep içinde kalan öylece. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, bütün güzellikleri saklayan içinde, bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi, ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi, belki herkese uzak; ama kalbine en yakın yer…

Birgün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, hergün yolunu beklediği, yalnız kalınca kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık: Şaşırdı. ‘Her gün gelirdi’ diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyordu, belki hastalanmıştır diye avuttu kendini. Ama her dakika yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki. Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hâlâ ne olduğunu düşünüyor ama bir türlü yanıt bulamıyordu.

Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu. ‘Neredesin, seni çok özledim, tatlı sözlerini de’ diye bir ah geçirdi…Hasta değilsin ya, istersen sana bir demet kızıl karanfil yollarım.

Günler böylece geldi geçti, geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından. Hergün zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi. Ümitsizliği hergün biraz daha artıyordu. Hergün bir sürü insan gelip geçti altından, kuşlar kelebekler uçtu çevresinden. Ama o yalnızlık çekiyordu. Issız bir çöldeymiş gibi. Susuz, kimsesiz, dağı yeşilliği olmayan alanda kavruluyordu. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Ama o onların arasında kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.

Birgün yine etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı. Ürperdi, damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşcasına titredi. Her şey aynıydı halbuki. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Aylar geçmişti zeytin gözlü çocuk hâlâ ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu kaybediyordu yavaş yavaş... ‘Umudumu kaybettim ya, umut her şeydir. Kırgınlığım kızgınlığım işte o zeytin gözlü çocuğa, giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşamak nedenimdi, yaşamak sevincimdi’ diye sitem etti içinden. Sararmaya koyuldu yaprakları, soğuyordu koca gövdesi gitgide, üşümeye başlamıştı, ürperiyordu… Yollara baktı uzun uzun… Bomboş geldi her şey. Şehir bile… hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı… titredi koca çınar. Ürperdi, yaprakları tiril tirildi, ince bir duyguyla savuruyordu yapraklarını, yaprakları dinmez gözyaşı oldu aktı derelerde, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru...

Karlar yağdı, eridi. Sonra leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı, toprak menekşeler hediye etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk gelmedi.

Çocuklar büyüdü, erguvan dudaklı gençkızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay yeri göğü süslerken, sevgililer buluştu gizlice gür dallarının altında, saatlerce yan yana oturdu. Onlar kah susarak, kah sarılarak konuştu. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Zeytin gözlü çocuk gelmedi…

Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar, havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, şehirlerde papatyalar bir sevinçle açıverdiler. bahçe - çiçek. börtü böcek ısınsın diye tepelerine dikildi güneş. yer-gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar bitkiler yeşersin diye.

Bulutlar inip döneniyordu çınarın başında, göğe yükseliyordu. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi tekrar damlıyordu dallarına, yeşersin diye. Bahar dallarına rüzgarını vuruyordu, damlalar yapraklarına cansuyu olsun diye.

Bir daha hiçbir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi. Dalları gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı…

Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Birgün koca bir adam geldi Hollanda’dan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu yere , yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere. Ağaçların dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında.  Çınarını aradı yorgun gözleri,   baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah bulutlar inmişcesine… Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna, gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı ‘seni seviyorum’ dedi…

Ben dalları fırtınalarda kopmuş
yaslı ve yaşlı bir çınarım
binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız

alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk
hülyalı gülüşler
gözlerinle görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
umutlu ve şen

ne zemheriler gördüm ben
ne fırtınalar geçirdim
çağının ışığıyla yak beni
çağının ışığıyla sar, üşüyorum

gövdemde kaç balta izi var
kaç kan lekesi alnımda
nice ihanetler gördüm ben
nice zulümler
üşüyorum
alnı gül işlemeli baharlar getir bana
umudu sevda kokan sabahlar
gözlerinle görmek istiyorum yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum

pınar seslerine kat
başak tanelerine koy
arıt beni günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar
kocaman bir yürekle ey çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa
bırakma ellerimi n’olur
Bırakma ellerimi…

Nuri CAN

Anasayfa