DÜŞ ÇINARI
VE ZEYTİN GÖZLÜ ÇOCUK
Kış
mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi.
Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava
ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su
da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel
yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını
ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların
uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.
Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara,
kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler,
nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar,
kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını
etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara
aksettirdiler.
İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin
gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini
kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi.
Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru
koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte;
kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü
gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, çoşkuyla esen rüzgar; dağ
doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu.. Kalbi umut ve
sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayip inceldi, eridi
yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve
sevinçle kanat çırpan minik minik kuşlari.Ulu çınarına
gitmeliydi.Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu koştu koştu.
İlkbaharın
kokusunu cigerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek
desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde
durdu. Kabaran solugunu dinlendirdi önce.Sonra, gülen gözlerle sevgi
ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan
kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti.
Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin
gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu.
Zeytin gözlü çocuk da öyle....Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp
giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini
büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara
bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu
görünüyordu.
Şimdi
sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu.
Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı
dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı
vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi,
üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut.
Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık.
Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan.
Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız
bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine
en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir,
acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara
dökerdi.
Kimbilir
aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar.
Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle
konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu
artık.
Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü
çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki
hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika,
yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu
sanki.
Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne
zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne
olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü
yanıt bulamıyordu.
Birden durup sessizligi dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine
işlediğini hissetti.Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Nerdesin
zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç
geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil
yollarım." Diye fısıldadı.
Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı
yanından.Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere.Bir umutla
zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu.Umudu, her
geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip
geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu.
Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı
yaşıyordu. Kendini ıssız bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz,
ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla,
ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara ragmen, içinde bulunduğu
ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.
Bir gün
etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi
beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş
gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her
şey aynıydı. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Eksik olan,
sadece zeytin gözlü
çocuktu.
Aylar
geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu.
Umudunu nerdeyse tamamen kaybediyordu.... ''Umudumu kaybettim , umut her
şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken
yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi.
Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya
başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu.....
Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü,
küllendi.Üşüdü üşüdü.. Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden..
Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştıişti. Titredi koca
çinar. Ürperdi yapraklari tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını.
Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, ıssız ovalara,
kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...
Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak
bulup, indiler ovaya doğru.Ardından leylekler döndü yuvalarına,
kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler
armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin
gözlü çocuk yine
gelmedi.
Çocuklar
büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı
genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı,
lambalar söndü. Ay ışığı yeri gögü süslerken, sevgililer buluştular
gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular,
birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar.Kah susarak, kah
konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri,
sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi.Rüzgar
yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk
gelmedikten sonra neye yarardı!.
Yine umuda
yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey
olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda
kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle
açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısın ,yer- gök,
çocuklar
şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş
gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir
şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı
çınarı.. Ama zeytin gözlü çocuk
gelmedi.
Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup,
gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar
yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları
indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış
uykusundan
uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu
çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardi. O da,
zeytin gözlü çocuktu....Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar.
Damarlarindaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları,
gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı.
Aradan
çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda' dan. Elinde
bir demet kır papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu. Zeytin
gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara ve diğer ağaçların olduğu yerlere,
diğer ağaçların yaprakları yeşil yeşildi. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir
şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı
kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu
çınarına? Diriligine,
yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına
neler olmuştu!...Hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla
sarsıla. Çınarın kuru gövdesine dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş
dallarına baktı.Dalından kopan bir çiçek gibi neden kurumuştu
çınarı?...... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet
papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak ,
yüreği titreyerek yaşlı çınara fısıldadı: '' Seni çok
seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?'' ......Sonra, derinden bir ses
duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir ses. Bu, çınarın
sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir sesti bu.
Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın
yakınmalarını:
Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Bir gün koca bir
adam geldi Hollandadan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların
olduğu yere, yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar
sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere. Ağaçların
dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında.
Çınarını aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir
kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah
bulutlar inmişçesine
Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna,
gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı
seni seviyorum dedi
Düş Çınarı
Ben dalları fırtınalarda kopmuş
yaslı
ve yaşlı bir çınarım
binlerce acının
ortasında yorgun ve yalnız
alnı gül işlemeli günler getir
bana ey çocuk
hülyalı gülüşler
gözlerinle
görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle
sarmak istiyorum
umutlu ve şen
ne zemheriler gördüm ben
ne
fırtınalar geçirdim
çağının ışığıyla yak
beni
çağının ışığıyla sar, üşüyorum
gövdemde kaç balta izi
var
kaç kan lekesi alnımda
nice
ihanetler gördüm ben
nice zulümler
üşüyorum
alnı gül işlemeli baharlar
getir bana
umudu sevda kokan
sabahlar
gözlerinle görmek istiyorum
yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
pınar seslerine kat
başak
tanelerine koy
arıt beni
günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir
ancak ırmaklar
kocaman bir yürekle ey
çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle
okşa
bırakma ellerimi nolur
Bırakma ellerimi
Düş Çınarı ve Zeytin Gözlü Çocuk
O yıl yine bahar gelmeden önce düşmüştü cemre, hem de ateş
koru gibi bir sıcaklıkla. Havadan sonra suya da düştü. Su da hava gibi
ısınmaya, daha bir güzel olmaya başladı.
Cemre havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta
gizlenen bütün çiçeklerin, ağaç fidanlarının, canlıların uyanmasını
müjdeledi. Bir muştu oldu canlı cansız varlıklara.
Bahar, toprağa cemre düştükten sonra geliverdi dağlara,
ovalara, kırlara, köylere, şehirlere
Önce kardelenler, nergizler kaldırdı
bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kırkkaranfilleri,
kırkkanatlılar, güller baygın kokularını yaydı etrafa, renk renk
ışıklarını aksettiler sulara. Sonra binbir kokuyla doldu her yer. Zeytin
gözlü bir çocuk gülümsedi karlar erirken, dağlara doğru yürümeyi geçirdi
içinden. Dağlardan ovalara doğru koşmayı.
Kuşların daha bir neşeli öttüğünü, neşeli uçtuğunu gördü
gökyüzünde. Derelerin daha bir sevinçle, çoşkuyla aktığını
Kalbi umut ve
sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi
yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve
sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları
Güneşli bir güne açmıştı gözlerini zeytin gözlü çocuk, pırıl
pırıl bir ilkbahar gününe. Derin bir ilkbahar kokusunu ciğerlerine çekerek
koştu yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda. Gülen gözlerle baktı
sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara. Rüzgar dağlardan ormanlardan
kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını sanki alıp buraya getirmişti. O
sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmiş çınar, zeytin gözlü çocuğun
dostluğunu canevine dalga dalga sürüklerken. O küçücük yüreğinde dağ gibi
kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan,
hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki.
Şimdi sevinçliydi yüzü gözleri gülüyordu
Bahar gülüyordu.
Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla sanki
.Bir şarkı vardı
dudaklarında, sevinç ve neşe dolu, her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı
vardı şimdi, gecelerini ışıtan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi,
bembeyez geçip giden üstünden, kar gibi, rüzgar gibi. Bir sevgisi vardı
şimdi, her anışta içinde çoğalan, hep içinde kalan öylece. Bir mevsimi
vardı şimdi, gülümseyen, bütün güzellikleri saklayan içinde, bir ümit, bir
ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi, ıssız bir ada, bir
dağ, bir deniz kıyısı gibi, belki herkese uzak; ama kalbine en yakın yer
Birgün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ
kurduğu, hergün yolunu beklediği, yalnız kalınca kendisiyle konuştuğu dert
ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık: Şaşırdı. Her
gün gelirdi diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyordu, belki
hastalanmıştır diye avuttu kendini. Ama her dakika yerini ümitsizliğe
bırakan bir oyundu sanki. Günler usul usul geceye, geceler usul usul
gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de
kendisinden bir haber. Hâlâ ne olduğunu düşünüyor ama bir türlü yanıt
bulamıyordu.
Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Rüzgar
dallarını salladıkça inliyordu. Neredesin, seni çok özledim, tatlı
sözlerini de diye bir ah geçirdi
Hasta değilsin ya, istersen sana bir
demet kızıl karanfil yollarım.
Günler böylece geldi geçti, geceler sabahları soluyarak
uzaklaştı yanından. Hergün zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi.
Ümitsizliği hergün biraz daha artıyordu. Hergün bir sürü insan gelip geçti
altından, kuşlar kelebekler uçtu çevresinden. Ama o yalnızlık çekiyordu.
Issız bir çöldeymiş gibi. Susuz, kimsesiz, dağı yeşilliği olmayan alanda
kavruluyordu. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Ama
o onların arasında kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.
Birgün yine etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı.
Ürperdi, damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları
fırtınaya tutulmuşcasına titredi. Her şey aynıydı halbuki. Güneş, gökyüzü,
kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Aylar geçmişti zeytin gözlü çocuk hâlâ
ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu kaybediyordu yavaş yavaş... Umudumu
kaybettim ya, umut her şeydir. Kırgınlığım kızgınlığım işte o zeytin gözlü
çocuğa, giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşamak nedenimdi,
yaşamak sevincimdi diye sitem etti içinden. Sararmaya koyuldu yaprakları,
soğuyordu koca gövdesi gitgide, üşümeye başlamıştı, ürperiyordu
Yollara
baktı uzun uzun
Bomboş geldi her şey. Şehir bile
hiçbir şeyin anlamı
kalmamıştı
titredi koca çınar. Ürperdi, yaprakları tiril tirildi, ince
bir duyguyla savuruyordu yapraklarını, yaprakları dinmez gözyaşı oldu aktı
derelerde, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru...
Karlar yağdı, eridi. Sonra leylekler döndü yuvalarına,
kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı, toprak menekşeler
hediye etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü
çocuk gelmedi.
Çocuklar büyüdü, erguvan dudaklı gençkızlar beyaz duvaklara
büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay yeri göğü
süslerken, sevgililer buluştu gizlice gür dallarının altında, saatlerce
yan yana oturdu. Onlar kah susarak, kah sarılarak konuştu. Çınar gördü tüm
bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını
gönderdi. Zeytin gözlü çocuk gelmedi
Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar, havaya, suya ve
toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Dağlarda kardelenler, ovalarda erik
ağaçları, şehirlerde papatyalar bir sevinçle açıverdiler. bahçe - çiçek.
börtü böcek ısınsın diye tepelerine dikildi güneş. yer-gök, çocuklar
şenlensin, bütün ağaçlar bitkiler yeşersin diye.
Bulutlar inip döneniyordu çınarın başında, göğe
yükseliyordu. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi tekrar damlıyordu dallarına,
yeşersin diye. Bahar dallarına rüzgarını vuruyordu, damlalar yapraklarına
cansuyu olsun diye.
Bir daha hiçbir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki
can suyu çekildi. Dalları gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından
farksızdı
Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Birgün koca bir adam
geldi Hollandadan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu
yere , yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra
ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere. Ağaçların dallarında
yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında. Çınarını
aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık
bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah
bulutlar inmişcesine
Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna,
gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı
seni seviyorum dedi
Ben dalları fırtınalarda kopmuş
yaslı ve yaşlı bir
çınarım
binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız
alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk
hülyalı
gülüşler
gözlerinle görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle sarmak
istiyorum
umutlu ve şen
ne zemheriler gördüm ben
ne fırtınalar
geçirdim
çağının ışığıyla yak beni
çağının ışığıyla sar,
üşüyorum
gövdemde kaç balta izi var
kaç kan lekesi alnımda
nice
ihanetler gördüm ben
nice zulümler
üşüyorum
alnı gül işlemeli
baharlar getir bana
umudu sevda kokan sabahlar
gözlerinle görmek
istiyorum yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
pınar seslerine kat
başak tanelerine koy
arıt beni
günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar
kocaman
bir yürekle ey çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa
bırakma
ellerimi nolur
Bırakma ellerimi
Nuri
CAN